68 Kuşağı Gençliğinin Tarihsel Evrimi

İletişim organlarının sınırlı olduğu 19. Yüzyılda Gençlik hareketi diye bir şey söz konusu değildi. Ülkeleri yönetenlerin yaş ortalaması da 55-60 yaşlar ve daha yukarısı olarak öngörülür. Birinci Dünya Savaşı sonrası, neden savaştıklarını bile bilmeden ölen ya da yaralanan gençler konusunda eleştirel yazı ve romanlar yayınlanmaya başladı. (Erich Maria Remarque, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, 1929)

Macaristan’da Nazi işgali ve yandaşı hükümet karşıtı olarak 1943’te ortak bildiri yayınlayan Komünist, Sosyal Demokrat ve Milliyetçi partilerin 1944’deki ayaklanmaları da kötü sonuçlanmış, Müttefik Güçler’in savaşı kazanması sonrası ise Macaristan Sovyetler Birliği tarafında kalmıştır. Bu ulusal direniş sırasında genç Macarların ağırlıklı olduğu görülür. Nitekim 1956’da, İşçi Partisi öncülüğünde, Sovyet rejimi ve Stalin diktasına karşı başlatılan ayaklanmada üniversite öğrencileri ön saflarda yer alsalar da, Sovyet tanklarından kaçarak batıya sığınmak zorunda kalırlar. Nazilere ve diğer diktatörlere karşı direnişin öteki örnekleri olarak Yunanistan, İtalya ve İspanya’daki hareketlerde de genç kuşak göz ardı edilemez olsa da başlı başına bir gençlik hareketi değil topluca direnişin bir parçasıdırlar.

1950’li yıllarda Avrupa ülkeleri, henüz on yıl öncesinin dünya savaşından kalma yaralarını sarmakla uğraşırken, ABD refahın temsilcisi, rüyaların ülkesi rolünü çoktan üstlenmişti. Bu tür yapay refahlar sağduyulu gençliği hep rahatsız eder. Nitekim, çok genç yaşta, bir araba kazasında yaşamını yitiren James Dean, Asi Gençlik ve Cennetin Çayırları adlı filmlerdeki rolleri ile çoktan bir idol olmuştu. O günlerde yabancı filmlerin Türkiye’ye uğraması yıllar sürerdi. Sonunda geldiler ve ülke olarak sadece bir öykü filmi gibi izledik. Ülke olarak verdiği mesajı ve amacını hiç mi hiç yorumlayacak, anlayacak düzeyde değildik. Zaten çok gençtim ve ülkem insanı anlasa bile ben anlayamazdım. Her ne kadar öğretmen bir ailenin, geleceğe dönük öngörü ve kaygılarının ağırlıklı olduğu bir ortamda yetişsem de, ülke genelindeki gençliğin dünyaya bakışı diye bir şeyden söz edebilmek zor bir şeydi. Okul öncesi çağda “küçükler konuşmaz” eğitimi okul başlar başlamaz “artık büyüdünüz, okullu oldunuz, uslu olun” gibi bir u dönüşü ile gençlerin şaşkınlığını beslerdi. Yöneticilerin de Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini anladıklarından söz edemem. Nazım Hikmetlerin, Sabahattin Ali’lerin ve daha nicelerinin bile kötü örnek oldukları ortamda, gençlere nasıl söz hakkı verilebilir ki? Gençliğe güvenen bir yönetici olarak verebileceğim tek örnek İsmet İnönü’dür. Talat Aydemir’in iki kez darbe girişimine katılan Harp Okulu öğrencilerini affetti. Hepsi de başarılı insanlar oldular.

1960 Nisanında işçi olarak gittiğim Almanya’da üniversiteye başlayınca okul arkadaşlarımın ailelerini sürekli eleştirmelerini sonunda anlayabilmem ile James Dean’ın filmlerini tekrar anımsadım. Konu aynıydı. Etliye sütlüye dokunmayan, sesi soluğu çıkmayan, pazar günleri sadece kiliseye gidip daha sonra da arabasını yıkayan anne ve babaları onlar için bir kâbus gibiydi. Durumdan hiç mi hiç şikâyeti olmayan, düzene karşı sessiz (konformist) bir kalabalık.

Vietnam Savaşı bu isyancı gençliğin sesini daha çok duyurmasında önemli bir rol üstlendi. Nasıl olmasın ki? Bir sömürü savaşı Fransızlardan devralınmış, esirlere işkence zirvede olsa da, akşamları o konformist baba bira şişesini ve bardağını yanına alıp televizyon koltuğuna yerleşiyor ve “Bugün kaç Vietkong öldürmüşüz, bir bakalım” moduna geçiyor. Savaşa katılmamak için Kanada’ya kaçan gençler (daha sonraki Başkan Clinton da onlardan) tv esiri baba için hainler. Nitekim ilk öğrenci hareketleri de 1968’den çok daha önce ABD’de başladı. 1964’deki California – Berkeley Üniversitesi “Özgür konuşma hareketi” hem akademik özgürlük hem de Vietnam Savaşı konusunda ilk sayılabilecek, anlamlı ve giderek tüm ABD’yi kapsayacak bir eyleme dönüştü. Artık bu gençlerin hedeflerinde o sessiz sedasız anne ve babaları değildiler. Kaynağın köküne inildi. O, ebeveynleri yalanlarla kandırıp pasifize eden devlet ve devleti yönetenler hedef alındı. ABD’li gençlerin dayanışma ve direnişleri, Avrupa’dakiler gibi bölünüp parçalanmadan (hippi ve politik gençlik ayrımı öne çıkmadan) topluca ve daha etkileyici mesajlar vererek ilerledi. En can alıcı örneklerden birisi yüzlerce gencin New York’un ünlü bir parkında yere yatarak havaya bıraktıkları siyah balonlardı diyebilirim. Aynı anda megafonlar ile: “Vietnam sadece son iki ayda anlamsızca ölen Amerikalı gençlerin sayısı kadar balonu havada görüyorsunuz” mesajını da verdiler. Zaten medyada artık Vietkong askerlerine yapılan işkenceler de duyulmaya başlamıştı. Devletin gizli belgelerinin sızdırılması o günlerde başladı. Bunu ilk yapanlardan biri de günümüzün ünlü felsefecisi Noam Chomsky’di. Nitekim yıllar sonra, dönemin savunma bakanı McNamara’nın hazırlattığı en kapsamlı Vietnam raporu açıklanınca, Başkan Johnson’un hem kongreye hem de halka yalan söylediği ortaya çıktı. Dört milyonun üstünde sivil ve altmış bin kadar ABD askeri yaşamını yitirdi. Bir o kadar asker de ruh hastası olarak ülkesine dönebildi.

1967 yılında Almanya gençliği için Rudi Dutschke artık sözü geçen bir öğrenci lideriydi. Almanlar onu öğretim üyesi yaptılar. Biz Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını astık. Aynı yıl, İran Şahının Berlin ziyareti sırasında bir polis kurşunu ile öldürülen Benno Ohnesorg konusunda polisin yalan bilgi vermesi, gençliğin şok olması için yeterli oldu. Polis nasıl böyle yalan söyleyebilirdi. Olaylar tüm üniversiteleri kapsayan bir kitle hareketine dönüştü. Tabii salt Vietnam savaşı da değil tüm düzen masaya yatırıldı. Sokaklarda, meydanlarda toplanılıp tartışmalar sürerken, TV’de Rudi Dueschke’yi dinleyen hocalarımın “Doğru söylüyor” dediklerini anımsıyorum. Nitekim ünlü Der Spiegel Dergisi, gençleri hem yılın insanı seçti hem de çok anlamlı bir fotoğrafı kapak yaptı. Üniversite açılış töreni için, akademi senfonisini çalacak olan orkestra ve izleyicilerin doldurduğu salona, başta rektör, cüppeleri ile girmekte olan akademisyenlerin önüne geçip bir pankart açan gençlerin fotoğrafı.

Esas olan ise pankartta yazılan cümle: “BU CÜPPELERİN ALTINDA BİN YILLIK KÜF YATIYIOR

İlk başlarda, Hristiyan Demokrat Partisi Gençlik Kollarından öğrenci hareketlerine eleştiriler geldi: “Hitler döneminin tek tip insan modeline geri dönüyorsunuz” dediler. Yanıt çok sert oldu: “Esas Hitlerin büyüyebilmesinde, sosyal demokratından Hristiyan Demokratına kadar tüm muhalefetin suskunluğu ya da ‘biz de komünizme, Yahudilere karşıyız’ gibi saçma sapan çıkışları suçludur” denildi.

Ertesi sene Fransız öğrenciler de devrede idiler. Önceleri birlikte hareket eden sendikalar “bunlarla olmaz” diye ayrılsa da, kendi reklamını çok iyi beceren Fransızlar bu asi gençliğin adını verdi: “68 KUŞAĞI”

Günümüzde sanki her şey Fransa’da başlamış gibi sanılıyor artık. Gel de anlat. O günleri yaşamış, sağduyulu gazeteciler bile, günümüzde, 68 Kuşağından söz ederlerken “Fransa’da başlayan öğrenci hareketleri” diye söze başlıyorlar. Ah UNUTKAN kamu belleği ah. Gel de gerçeği anlatma…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Yılmaz Savaşçın - Mesaj Gönder

#

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Tunceli EMEK Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Tunceli EMEK Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Tunceli EMEK Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Tunceli EMEK Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Yeni seçilen belediye başkanları sizce ne tür çalışmalara öncelik vermeli?